Olay şu;
İstanbul/Rahmanlar’da bana ait olan bir daire vardı.
Kiracı daireden 31.05.2001 tarihinde çıkmıştı.
Bende bu daireyi 01.07.2001 tarihden itibaren satmıştım.
Dolayısıyla Haziran ayının yan ödemesini benim yapmam gerekiyordu.
(Alıcı Sayın Ayanoğlu’nun rızası ile dairede 12.07.2001 tarihine kadar oturmuştum.
Buradan Sayın Ayanoğlu’na tekrar teşekkürler.)
07.07.2001 tarihinde kapıcının kızı aşağıdaki makbuzu getirip,
bana ait olan dairenin 2 aylık apartman giderlerini istemişti.

Bende;
01.07.2001 den itibaren dairenin başkasına ait olduğunu, dolayısıyla 2 aylık ödeme yapmamın gerekmediğini, ayrıca giderlere ait makbuzlarıda görmek istediğimi ve getirmesini rica ettim.
O da binanın yöneticisi olan Cansel Arslanoğlu’nun yanına gitti ve biraz sonra gelip;
Yalnızca Haziran ayının ödemesini yapmamın yeterli olacağını ama harcamalara ait makbuzları Cansel Arslanoğlu’nun vermediğini söyledi.
Makbuzların verilmemesinden dolayı ödeme yapmayacaktım.
Ama kapıcının kızının „ödeme yapmazsam maaşlarını alamayacaklarmış gibi yalvarırcasına„ rica etmesi üzerine meblağı ödedim.
9 nolu dairede oturan Nursel Güneş de aynı ödemeyi yapmıştı.

Apartmanın toplam masraflarının yalnızca 12 daireye bölünmüş olması kesinlikle doğru olamazdı.
Yinede önce bir avukat ile görüştüm.
Avukat bana hesaplamaların ne şekilde yapılması gerektiğini detaylıca anlattı.
Bende üzerime bulaşacağını bilerek çirkefe taş attım.
Çünkü ben öyle bilirim ki:
„Aman üzerimize bulaşmasın“ kaygısıyla çirkefe taş atmazsak…
İğrenç bir hava sarar her tarafı. Arsız bir pişkinlik ensemizde boza pişirir.
Kabalık dünyaya hükümdar olur. Ahlaksızlık marifet yerine geçer.
İşte bu nedenle…
Binadaki ev sahiplerini ve kiracıları bu konuda bilgilendirmek için, aşağıdaki yazıyı yazıp, 12.07.2001 perşembe günü saat 20:00 de apartmandaki posta kutularına attım.



Aynı günün gecesi sabah 05:00 uçağı ile Almanya’ya dönecektim.
Dinlenmek için erkenden yatmıştım. Tüp patlamasını andıran seslerden dolayı uyandım.
Apartmanda oturanlar telaş içinde dışarıya koşuyorlardı.
Daha sonra aşağıdaki dükkanın camlarının teker teker kırıldığını farkettim.
Bir kaç dakika sonrada kaldığım dairenin kapısına, sert bir şeyle „şiddetlice“vuruluyordu.
Kapının merceğinden bakınca Cansel’i gördüm.
Orospu çocuğu diye bağırıp, elindeki uzun bir demir boru ile kaldığım dairenin kapısına vuruyordu.
Kapıcı ve Nursel’in kocası Hayati Güneş’de oradaydılar.
Herşeyi onlarda gördüler, duydular ve biliyorlar.
Ben o an dairede yalnız değildim.
Arkadaşımı tehlikeye atmak istemediğim için kapıyı açmadım.
Neyse ki kapı kırılmadı.
Eğer kapı kırılsaydı neler olacağını, tahmin dahi etmek istemiyorum.
Saat 03:00 civarı binadan ayrılıp, 05:00 uçağı ile Almanya’ya uçtum.
Almanya’ya gelince Nursel’e telefon açtım.
Yazdığım yazıdan haberi bile yokmuş..!
Birkaç şey sordum ama cevap yok.
3 Maymun misali.
Duymadım, görmedim, sormadım, bilmiyorum..!
Cansel’in diğer posta kutularına koyduğum yazıları almış olabileceğini sandım.
Bu sebepten dolayı tekrar aşağıdaki yazıyı yazıp, daha önce posta kutularına bıraktığım yazıyıda ekleyerek, binadaki kiracı ve mülkiyet sahiplerine taahhütlü olarak postaladım.
Yanlızca Dursun Eroğlu’na gönderdiğim ulaşmamıştı. Geri geldi.

Yukarıda izah ettiğim sebeplerden dolayı, duymuş olduğunuz
„Gürsel ile Cansel kavga etmişler“ haberi doğru değildir.
Ben Cansel ile kavga felan etmedim.
Boşuna söylememişler „Doğruyu söyleyeni, dokuz köyden kovarlar diye“
Anlayan anlar, anlamak istemeyenlerin de cehenneme kadar yolu var…
***
Gelelim zurnanın zırt ettiği yere;
Dinle „Kara üzüm habbesi“,
O gece dükkanın camlarını kırmış olman umrumda bile değil.
Orada benim, senin diye belli bir yer zaten yok.
Sonuçta seninde dükkanın.
İster camlarını kırarsın, ister duvarlarını boyatırsın.
Ama gecenin o saatinde binadaki diğer insanları hiçe sayarak
o şekilde rahatsız etmiş olman, senin „medeni seviyeni“ gösterir.
Dükkanın camlarını kırarak insanları rahatsız etmen yetmezmiş gibi, daha sonrada merdivenlerde küfürler savurarak bağırmanda „medeni seviyenin cilası“ olsun.
Demir boru ile kapıya vurduğunda, kapının kırılıp açıldığını farzedelim.
Ne yapacaktın bana?
Niyetini yazabilecek kadar „mert“ misin?
Yaptıklarını inkar etmeyecek kadar „delikanlı“ mısın?
En vahimi ise;
Kapıyı kırmaya uğraşırken, bana „Orospu çocuğu“ diye bağırıyordun.
Anlaşılan annem hakkında benim bilmediğim birşeyler biliyorsun.
Şimdi kalemi eline al ve bu konuyu bana izah et.
Aksi taktirde bu bana yapılmış en büyük küfürdür.
Cevabını bekliyorum.
Yazmazsan alçaksın, kalleşsin, namertsin!
Hodri meydan, !
Bu çirkinliğini sana yalatmazsam şerefsizim.
Sonuçlarına katlanacağız artık…
Not:
Sana baban Cemender Arslanoğlu’nun son vasiyetini hatırlatayım.
„Beni ana’nın yanına gömün“
Babanın „ana“ dediği ile senin „orospu“ dediği aynı kadın…!